mutlu blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutlu blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.4.14

Liya değil LEAH benim adım

Yine kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir zaman dilimi geçmiş ve ben tek kelime yazmamışım. Yazmamayı geçmişim eski yazılarımın çoğunu taslağa döndürmüşüm, bloguma damat tıraşı yapmışım ballı lokmalarım. Bazı ince ayarlar gerekiyordu buraya. Sebebini aşağıya bir yerlere mutlaka yazacağım. Siz beni okumayalı hayatımda değişiklik oldu mu derseniz pek olmadı gibi. Kendimi MSA'nın yemek kurslarına verdim, mutfakta harikalar yaratabilitemin olduğunu bir kez daha gördüm. Hayatıma selamınn aleyküm aleyküm selam demek suretiyle birkaç insan girmeye çalıştı, destur bismillah diyip köprüden önce son çıkıştan çıkardım kendilerini. E zaten çok net işimdeyim gücümdeyim. Geri kalan zamanlarda da uyudum yani, hayat na bundan ibaret.

Son zamanlarda karakterim, karaktersizliğim yerine iyice oturmaya başladı. Haddimi son derece biliyorum. Ben kendimi biliyorum. Bir şey olacaksa hmm ben şimdi şunu yapıcam, sonra böyle olacak, e öyle olacağına ben hiç davranmayayım hiçbir şey olmasın diyorum. Umursamazlık, gailesizlik levelim son levelına ulaştı. Sanırsın işlek bir caddenin orta yerinde frappiçinomla yürüyorum, ayağımda stilettolarım. Ama kendimden memnun muyum, memnunum aga. Zaten hep kendi işime bakardım, şimdi daha çok bakıyorum. Kimsenin tavuğuna kışt demiyorum. Efendiyim.

Blogumu neden tıraşladığıma gelelim. Eskisi kadar katı değilim kendimi gizleme konusunda. Yolda rastladığım blogger arkadaşlarıma ben Leah demekten çekinmiyorum ya da hadi kahve içelim diyen tesadüfen yan sokağımda oturuyor çıkan Twitter'dan birine ya da Twitter'da yemek muhabbetinin bokunu çıkarıp birlikte yemek kursu bile aldığım arkadaşıma ya da iki bira yuvarlarken iç döktüğüm bir arkadaşıma. Bunlar inanılmaz güzel. Ama insan hayatının tüm açık yaralarını bir yere döktüyse, söylediği her kelimenin arkasında daha binlercesinin olduğunu biliyorsa kendisini çok savunmasız hissediyor. Elbette onlar benim anılarım, silmem mümkün değil ama şu anda taslaktalar. 2013'ü silmedim, öncesi oldukça taslaklarda. Bundan sonrasını daha şuurlu yazacağım için (ve 2 ayda bir yazı yazdığım için neyini silicem o da meçhul) sıkıntı olmayacak gibime geliyor ama işte durum bu şekilde.

Blog mailime de ayda bir bakıyorum, baktığımda da sıfatımda kocaman bir gülümseme oluyor. Merak eden mi dersin, fikirlerime önem verip soru soran mı dersin, bir kahve içelim olur mu diyen mi ararsın, ne dersen de inanılmaz güzel mailler geliyor. Böylesine güzel şeyler duyuyorken ayda da yılda da bir olsa yazmazsın ne yaparsın buraya. Twitter'ın kapanması olsun o olsun bu olsun derken ben sosyal medyadan biraz el etek çekme durumu yaşadım açıkçası. Kanlı canlı hayat daha tatlı geldi. Ama bazı kanalların yokluğu da cağğğnımm Blogger dedirtti. Hani twitter gelir geçer asaletin bana yeter sevgili blogum.

Hani hayatımı nasıl özetleyeyim bilmiyorum da bu aralar. Çok yoğun çalışıyorum hala daha. Her şeyi unutuyorum o yüzden outlook'un takvimine abanmaktan dinim imanım gevriyor. Arkadaşımla plan yapıyoruz mesela "Canım ya takvime işlesene sen onu" diyorum. Yanımda birileri varsa mutlaka yürüyorum. Havaların güzel olmasını umarak, uykumdan da bir parça piç etmeyi düşünerek işe yürüyerek gidip gelmeyi aklımın bir kenarına yazıyorum. Güzel yemekler yapıyorum, güzel yemekler yiyorum. Güzel müzikler dinliyorum. Kuş kadar hak ettiğim izinlerimden ikisini bir hafta sonuyla birleştirip tatil planları yapmayı başlamayı umuyorum. Yoksa kendimi pusulası belediye zarfına konmuş muhtar adayı gibi hissetmeye devam edeceğim. Bu arada hala sizin umduğunuz şıkır şıkır bir İKcı değilim. Saçları başları hak getiriyor. Doğallığım ekstrem hala daha.

İşte benden haberler bu şekilde. Ne kadar harika bir hayatım var tekrar görmüş oldunuz böylelikle. 

Birazdan salatası için market alışverişine çıkacak Leah bildirdi.

(Bu arada 'ben Liya' dediğimde kimse benim Leah olduğumu anlamıyor. BEN LEAH diyeceğim bundan sonra sizi yolda görürsem, o zaman daha sıkı sarılıyoruz.)




22.2.14

Muhteşem Liya'nın Muhteşem Yaşamı

Sisli İstanbul sokaklarım, karlı Cumartesilerim, yağmurlu Pazarlarım napıyonuz? Size aylardır yazmamayı kendime borç bilmişim sanırım. Kumanda paneline gelip gelip takvim hesabı yapıp "1 ay 6 gündür yazmamışım" falan demişim ve bunu hemen hemen her gün yapmışım. "Yazmayalı tam 2 ay olmuş ohannes" demeden bir gün önce muhteşem yaşamımı sizlere de yazmak istedim. Malum, herkes böyle bir yaşam süremez.

Hayatımın heyecan kat sayısının eşi bucağı yok, sonsuza uzanıyor namussuz. Bakalım mesaiden bu akşam da saat kaçta çıkıcam hmmmm yapmak suretiyle Ocak ve Şubat aylarında sadece bir kere beş buçukta, bir kere de altıda çıkarak şahane rekorlar kırdım. Sonra kendime küçük sürprizler yapıp nevresim takımları aldım, hafta sonlarma hazırlık yaptım. Mis kokulu uyku setlerimin içine kedi stili kıvrılıp miskinliğimin doruklarına çıktım, şu an hala oradayım. Hatta size bu satırları tam olarak oradan yazıyorum.



Muzo bozuldu, kendisini 2 aydır servise veremedim. Daha doğrusu vermeye üşendim. Kapıdan çıktım aklıma geldi, yukarı çıkmaya erindim, kapıdan çıkmadan hadi bu sefer gidiyoruz Muzo dedim, sonra ulan bunun içinde benim iç gıdıklayıcı derecede seksi fotograflarım vardır ben buna bi ince ayar çekeyim öyle veririm dedim gene veremedim. Şu an kapının orda yerde duruyor. Kucağımda da eski piçim var. O da şu an bana bir sevgili sıcaklığı veriyor. Nasıl ısıtıyor bacaklarımı falan anlatabilemem.

Bu arada hala sevgilimin olmadığının altını çizmek isterim. Zaten sevgilimin olabilmesi için kendisini part time çalıştırmam lazım amk. Böyle bir yaşam olabilir mi? Evimde yemek pişiremiyorum. Yemek pişiremiyorsam sevgililiğin ne anlamı var? Bu arada yüzeysel birkaç denemem olmadı da değil tabi sevgili bağlamında. Ben sevgili işlerini bırakalı ortalık baya her çiçekten bal alma stiliyle yaşayanlarlan dolup taşmış. Benlik değil kimse. Bütün adamların boyu zaten 178 falan  maksimum. Benim gibi adama yapılır mı ulan bu? Boyu 185 üzeri, askerliğini yapmış, sigortalı, işi gücü yerinde olan adaylarmı bekliyorum. İşten erken çıkabilsem Esra Erol'a çıkıcam bu stil adam bulabilmek için. Çıkamıyorum da. Gerçi hala yayınlanıyor mu o bilmiyorum ama. Bu arada harbi harbi dışarıdan gördüğüm adamlar ancak yemeksepeti siparişi getiren motor kuryeler. Onlardan da henüz beğendiğim çıkmadı arkadaşlar. Şirketten de sevgili yapmak tarzım değil, olmaz.

Dizi izleyemiyorum zaten. Eve 10'da gel, duşa gir, oje sür derken hemen uyku stili sahibi oluyorum hemen. Ne dizisi, tüm diziler benim ama hiçbirini izleyemiyorum. Hafta sonu yatağımın içinde hepsini izlemeye çalışıyorum salatalık turşusu yiyerek. Muhteşem hayatımı gözler önüne serip sizleri kıskandırmak istemezdim ama böyle bir hayat herkese nasip olmaz yani.............

Önceden kendini köpek insanı olarak nitelendiren Liya, kedi insanı olarak bildirdi.
Bi de eyeliner süremeyen Liya da bildirdi.
Bi de son olarak göbekli ve gıdılı ama kendisi zayıf Liya bildirdi.



 


26.9.13

Tüm heybetimle geri geldim.


Duydum ki beni beklermişsiniz, Liya gelse de bize bıcır bıcır konuşsa gitse dermişsiniz minik kuşlarım, tatlı su balıklarım. Baktım gördüm ki yazı yazmayalı 1 ayı geçmiş, hayatımda deli gelişmeler olmuş ve ben size yazmamışım. Ayıpladım kendimi ama bi an, sonra geçti zaten. Kendimi ayıplayamıyorum ben, her kararımın arkasında duruyorum. Yapmışsam bi bildiğim vardır diyorum, kendime yüklenmiyorum.

İşe başlayalı 2 ay olmak üzere. Bu 2 ayda çok şey öğrendim, çok şey kazandım, çok mutlu oldum, çok mutsuz oldum, çok stres oldum, sporda 1 senede veremediğim kiloları 1,5 ay kadar kısa sürede verdim, kendime baktım, kendime güvenim bomba gibi geldi, daha çok gülümsedim, daha çok detaya takıldım, daha çok iletişim kurdum insanlarla, daha çok hakaniyetli olmaya çalıştım, daha çok gördüm çalışmanın sorumluluk almanın ne demek olduğunu, daha çok çevremi genişlettim, daha çok şükrettim, daha çok öğrendim boşvermeyi, daha çok öğrendim hasiktir şimdi sıçtık demeyi.

Tabii hayatımda da değişiklikler olmadı değil. Yumuş askerden geldi, o askerden geldikten 4 gün sonra ayrıldık. Acısız, sancısız, ağrısız. Bıçak gibi falan hatta. Daha da Yumuş yok. Kafam inanılmaz rahat. Bi ilişki için yapabildiğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve olmuyorsa senin de rahat olsun arkadaşım. Daha da Davos'a gelmem.

O değil de gerçekten spor salonuna tonla para döküp de 250 gram bile veremediğime accayip yanıyorum. Ulan 1,5 ayda 4 kilo ne demek? Göbeğimin 4'te 3'ü gitti. Kalem etekler artık daha çok yakışıyor, saçlarım artık daha bir ahenkle dans ediyor. Şaka şaka. Saçlarım aynı dandirik haline devam ediyor kızlar. Ona bi çözüm bulmamız lazım. İKcı kimliğime yakışmıyor.

Bu arada dilimin pabuç gibi olduğunun farkındaydım da bu derece farkında değildim. Böyle tatlı tatlı, bıçkın bıçkın lafımı her türlü kıdemden her türlü kadrodan insana sokuyorum yeri geldiğinde. Bu belki iyi bir şey ama son zamanlarda sivri yanlarımı çok fark etmeye başladım. Ki çok değiştirmiş, törpülemiştim çıkıntılarımı. Mesela son zamanlarda yöneticim de dedi alçakgönüllü değilsin hiç diye. Aslında bu kadar mütevazi olup da bu kadar da alçakgönüllü olamama olayı çok ilginç. Neyse ya yuvarlanıcam gidicem bi şekilde.

Son zamanlarda hayatım iş oldu. Onun dışında hiçbir aksiyonum yok. Ne tweet okuyabiliyorum ne blog ne haber. Evi otel gibi kullanıyor, maaşımdan beş kuruş harcayamıyorum ama yine de accayip mutluyum, huzurluyum. Yaşamak bu olmasa da hep şükür bin şükür. Umarım siz de iyisiniz beş karbonlu riboz şekerler.

Not: Öğrenciyken de hayat az buz kral değilmiş hani. Değerini bilmekte olanlar bilmeye devam etsin, bitirenler derdine yansın, yanalım.


24.6.11

Sçs aeo kib öpt bb.

Sevgili müzik dinleyen takım elbiseli metro sakinleri;
Sabahları sizi gördüğüm zaman içim neşe ile doluyor. Ama Bim'den 5 liraya aldığınız kulaklıkları takıp tüm metro vagonunu dinlediğiniz elektronik müzik ve bilumum saçma sapan şarkılarla inlettiğiniz için size götümle gülmüyor da değilim. Lütfen bunu yapmayın ve gözümdeki karizmanızı yerle bir etmeyin. Sçs aeo kib öpt bb.


Sevgili anneciğim ve babacığım;
Size ömrüm boyunca anneciğim ve babacığım dememiş olsam da bakmayın siz, adetten işte. Beni her aradığınızda ulaşmak isteyişinizi anlayışla karşılıyor ve telefonum adeta bir uzuvummuş gibi yaşıyorum. Fakat sizi aradığımda hiç ama hiç ulaşamıyorum ve defalarca ve defalarca ve defalarca arayarak telefonun her dııııttttlayışında kafamda kötü senaryolar kuruyorum. Tenezzül edip telefonu açtığınızda dünyanın en sorumsuz ergenine dönüşüyor ve "Duymamışım yea çok gürültü vardı" diyebiliyorsunuz. Yapmayın bunu. Sçs aeo kib öpt bb.

Sevgili benimle yeni tanışan erkekler;
Sizinle saf ve temiz duygularımla konuşuyorum. Evet, kafam birçok şeye basıyor, sizinle ortak ilgi alanlarımız var, evet küfür de ediyorum ve benim yanımdayken kendinizi rahat hissediyorsunuz. Konuştuğumuz süre zarfında arkadaşlık statusunden sevgili statusune geçmek isteyişiniz beni deli ediyor zira ben size arkadaşım gözüyle bakıyorum. Ondan sonra her yavşak hamlenizde arkadaşlığımızı sikip atıyorum. Yapmayın bunu. Sçs aeo kib öpt bb.

Sevgili tekstilciler;
Bodur tavuk olan hemcinslerim için yaptığınız elbise ve etekleri beğenerek izliyorum. İzliyorum çünkü giyemiyorum çünkü 1 karış yaptığınız etekler benim götüme geliyor çünkü bacak boyum 1 metre. Sıcaktan pantolonların içinde pişiyorsam hepsi sizin yüzünüzden. Giyebileceğim uzunluk ve kısalıkta, eğildiğim zaman götümü göstermeyecek bir etek icat edin. Yapın bunu. Sçs aeo kib öpt bb.

Sevgili göbeğim ve gıdım;
Vücudumda beğenmediğim birbirinden berbat iki yersiniz. Ne zaman yesem şişer şişer şişersiniz. Artık sizden bıktığımı sözlü olarak değil yazılı olarak beyan etmemin tam zamanı. Lütfen kendinize gelin ve diğer uzuvlarıma şans verin. Haddinizi aştınız. Sçs aeo kib öpt bb.

Sevgili bazı blog sahipleri;
Sizi severim, sayarım, okurum. Ancak blogunuzu açar açmaz bangır bangır gelen müzik sesi kapıdan çıkarken eve gelen misafir gibi lanet. Lütfen bize bir şans verin ve eğer keyfimiz arzu ederse sayfanızdaki musikiyi ellerimizle biz açalım, kulaklarımızla biz dinleyelim. Sçs aeo kib öpt bb.

Sevgili dalgalı ve kıvırcık saç sahibi bayanlar;
Bu sıcaklarda saçları fönlemek intihar girişimi gibi bir şey. Ancak hayat her zaman dalgalı geçmiyor. Ben saçlarımı düzleştirdiğim ve dışarı çıktığım zaman saçlarım dalgalanıp şuleleniyor terden, ondan, bundan. Bu hadiseyi engelleyebileniniz varsa bana anlatsın. İşte o zaman en çok sçs aeo kib öpt bb.

26.5.11

Kelebek etkili tanışma part 3: Son

Durağa gelmiştik, yollarımız ayrılıyordu artık. Henry bu yolculuktan hoşlanmışa benziyordu ki o şahane gamzelerini gözüme soka soka o güzel ses tonuyla benden numaramı istedi böyle tatlı tatlı, utana sıkıla. O değil de harbiden adamda hiçbir kusur yok gibiydi benim açımdan. Ses tonu desen var, tip desen adam bildiğin Henry, boyu desen uzun, sıska değil, iskelet turizm değil falan böyle tam salondaki gümüşlüğe alıp koymalık.

Ya ben ona çiçekli, güllü, dallı bahçeler vaat etmemiştim ki lan ne numarası hemen. Tamam kabul ediyorum onunla boğaz manzaralı, köpek kulubeli villalar, nur topu gibi bebeler hayal etmiş olabilirim ama ulan zaten benim beynim sürekli düşünme, sürekli hayal kurma modunda. Saniyenin on binde birinde düşünüp tüm dünyayı Biscolata erkekleriyle dolduran, bir yandan da en lanet en gudubet şeyleri dünyaya empoze edebilen bir insanım ben. Bi de üzerine boğa burcuyum ki bildiğin geri kafalıyımdır bu konularda. Yok tanışır tanışmaz numara vermeler falanlar filanlar.

Henry, benim 59R'm gelene kadar bekleyecek kadar centilmen bir erkek olduğu için de ne desem bilemedim bu soruya amına koyim. Şimdi numarayı daannnn diye verirsen olmaz kızım Leah diyorum kendi kendime çok istekli görünürsün ballı lokmam, yanlış numara verirsen hiç olmaz bebeğim yüz yılın malı olursun,  numarayı vermezsen de olmaz topu kafana yedin diye beyninin sağ lobunu komple kaybettiğini düşünebilir insanlar, nerdesiniz lan kuşlar böcekler dikkatleri dağıtın çok pis apıştım, tanrım what is happening where am i diyorum saykoya bağlayıp.

Ulan sizi gidi aşk meşk meraklısı izleyiciler, sizi gidi tatlı insanlar, 2 hafta önce in cin top oynuyordu, dutluktu lan buralar. Bi tane Henry yaptık diye bi helecanlanmalar, bi yine yaz yine yaz bekliyoruzlar bu ne oluummm bu ne laan? Henry'i kim kaybetmiş ben bulayım bu birincisi, ikincisi benim hayatımının arka fonunda bi soundtrack yok ki lan bu hikaye harbiden de romantik-komedi filmlerinde olur, üçüncüsü sizi tüm yalnızlığımla dadmin edemiyor muyum lan ben, çok mu yetersizim lan, dördüncüsü nazardan ölümüne korkarken yeni bi ilişkiye başlasam bu kadar ayrıntı verir miyim lan adamın hücre çeperlerine, hücre duvarlarına kadar yazdım amına koyim, beşincisi demek ki bi aşk hikayesi patlatsak ortalık cumartesi gecesi Nevizade'deki ortamlar gibi oluyormuş yalanmış bu sessizlikler. Aslında herkes sessiz sedasız burdaymış da yazmak için aşk kokan bi sebep arıyomuş.  Dibine kadar yalnızım hatta belki de herkesten daha yalnızım lan valla bak. Ne yazsam bilemiyorum yani. Belki de hala eskideyimdir, olamaz mı olabilir...

Aslında düşünülmüş bir şey değildi bu. Bilirsiniz burayı tamamen gerçekler üzerine kurdum ben. Url'yi bile just for real yaptım. Bunca yaşanmışlık, bunca çemkirmeler hepsi gerçek ben, gerçek Leah. Ama ne zaman bana bi soru geldi Formspringten ne zaman bana Ankaralı bir anonim fıstık "aşk meşk yaz Leah kurgu olsun gerçek olsun farketmez" dedi işte o zaman ışık yandı. Bu yazı blogumun 200. yazısı. Diğer 197 tanesinin yüzde yüz ben olduğumu düşünürsek, bu son 3e belki o kadar çılgın tepkiler vermezsiniz ha ne dersiniz? (tepkileri yumuşatma peşinde olan blog yazarı iş başında)

O değil de hoşunuza gitti di mi lan köftehorlar. Benim bile gitti ne yalan söyliyim. Öyle aşkı kim kaybetmiş de ben bulayım lan. Bi de emin olun hiç erkek kısmısıyla park kenağrılarında kurlaşacak, kırışacak bir hatun değilim, isterse Yunan Tanrı'sı olsun. Dediğim gibi çok net geri kafalıyım. Beni de hiç tanıyamadığınız için sizi teesüf ediyorum. Tamam anlayanlarınız oldu ama o da gerçek olamıcak kadar güzel bir tesadüf olduğu içindi. Yoksa "Leah sen böyle şeylerin adamı değilsin" diyeniniz hiç çıkmadı. püh size lan.

Ama şu sıra eskilere bu kadar takılmayaydım ve yanımda Henry gibi bir adam olaydı iyiydi. Ama yok, ama napalım böyle olması gerek demek ki. Doğru zamanı, doğru insanı bekliycez. Kader, kısmet, mukadderat.

200. yazı kutlu mutlu olsun, alın size Henry! :)

23.5.11

Kelebek etkili tanışma part 2:

Heh nerde kalmıştık?

Henry adını söyledi ve elini uzattı. Ohannes, elleri ne kadar estetikti adamın. Turuncu ojeli tırnaklarımı, parmaklarımı ve avuç içimi ona uzatırken yüce rabbim rüyada falan mıyım aceba ben dedim içimden. Neyse ki manikürüm tamamdı, kendime onca sövmelerimden sonra bi işi doğru düzgün yapabilmiş olmanın haklı gururunu yaşıyordum. Tüm hücrelerimle çılgınlar gibi hissettiğim kibarlığımla ismimi söyledikten sonra içten bir gülümsemeyle memnun oldum dedim. O da memnun oldum dedi. Ortada nurtopu gibi bir memnuniyet vardı gençler. Resmen memnuniyet bayraklarını çekmiştik, o derece memnunduk birbirimizden o an.

Tabi, kıskanç köpüş Roma aramızdaki elektriklenmeyi hissetmiş ortamın huzurunu kaçırmaya çalışıyor, götünde kurt varmışçasına kuduruk kuduruk hareket ediyordu. 2 sn önce gelecekteki villamızın bahçesinde kocaman kulubesi olan Roma'nın şimdi yatacak yeri yoktu. Ulan köpek olan sensin, sahiplenilmeyi senin beklemen gerek, ne bok yemeye sahibini sahipleniyosun insan mısın sen? Şapşal Roma.

Huzursuzluğun farkına varır varmaz kafama top atan çocuklara "Topunuzu keserim lan alın şu iti götürün başımızdan" diye bağırmak istedim ama nerdeee. Hayatın bi yerden sillesini vuracağı vardı, bunu biliyordum. Her şey bu kadar yolunda gidemezdi (tabi neresinin yolunda gittiği tartışılır koca kafama çok net yedim topu, bütün nöronlarım öldü falan) izlediğim Lie To Me'nin de etkisiyle huzursuzluğu paçalarından akan Henry'nin Roma'sını oradan uzaklaştırması gerektiğini anlayarak "Sıkıldı galiba" dedim. "Evet yürümek istiyor." dedi. Ay istediğin yürümek olsun, durağa kadar yürürüz, istersen okula kadar bile yürürüz Gayrettepe senin, Etiler benim.

"Ben sizi tutmayayım zaten okula gitmem gerek" dedim ve restimi çektim ayağa kalktım, haybeden kafamı  ovaladım biraz, silkindim ve kendime geldim. O da restimi gördü. "Durağa kadar gidiyorsan biz de sana eşlik edebiliriz zaten faturalarımızı yatırmamız lazım" dedi ve iş orda bitti. Fatura ne lan. Neyse sonuçta bahane lazım yukarı doğru çıkmak için. Yürümeye başladık. Konuşuyoruz da bi yandan. Karşı yönden gelen kızlar, çoluk çocuklar paso mıncırmaya kalkıyolar Roma'yı 10 dakikalık yol oluyor mu sana 20 dakika. Hiç de sevmem amına koyim böyle işleri. İt de sevecenin en önde bayrak sallayanı, büyük bi şevkle sevdiriyor kendini lale.  Benim Henry de öyle böyle yavşaklardan değil zannımca, bi gülüyor kızlara bi sırıtıyor eşşoğleşşek gösteriyor gamzelerini falan ben bi sinir ol bi sinir ol. İtin kime çektiği belli oldu yani.

Hemen merakınızı gidereyim Henry, özel bir üniversitede İşletme okuyan ve okulumun ismini ona söylediğimde aşırı tepki veren bi şahsiyet. Hayır yani anlamıyorum, bunda "wuhuuu boğaziçinde okuyooo" yapcak bi şey yok ki lan. Zor bi şey değil ki koduğumun okuluna girmek. Kimse kendini özel de hissetmiyor yani. Ya da geçen 4 senenin ardından biz işi iyice kanıksadık ondan. Neyse konuyu dağıtmayalım. Bi de yan apartmanda oturuyormuş, öylesine de bi komşu kendisi.

Adama uzaktan bakmak daha iyiydi galiba lan diye düşündüm bi an. Zaten hep hayal kırıklığı olur böyle şeyler. Mesela blogtan falan da okuyosun bissürü kişiyi, ekranda vs görüyorsun hep bi beklenti altında kalıyor bazı şeyler. Hep bi tık aşağıda kalıyorlar nedense. Adam uzaktan hatta yakından bile Yunan tanrısı gibi ama ağzını açana kadar. Tabi ben biletini kesmedim hemen. Kesemedim lan. Pislik, bi kızı nası mutlu etceğini biliyo çünkü. Yanından geçtiğimiz apartmanın bahçesinden sarkıvermekte olan bi çiçeği kopardı verdi bana. Hem romantik, hem çapkın. Bu esnada iç sesim yine allaha yakarmakta, allammm naapcam la ben falan demekteydi. Gossip Girl'deki Blair edasıyla teşekkür ettim, restime jestle karşılık veren bi çocuk vardı karşımda. Bi yandan da düşünüyorum ulan nolur sanki evlencek değiliz ya takılırız falan diye. Geniş bahçeli villayı yıkıp yerine üstü açık arabamızla boğaz turları attırdım bize. O sırada durağa gelmiştik. Yollarımız ayrılıyordu. Ve.........

Part 3'ün olacağını söylemiş miydim daha önce?

21.5.11

Kelebek etkili tanışma part 1:

Her zamanki paspal halimle evden çıktım, parka doğru yürüyorum. Paspal dediğim hafif makyaj, dağınık saçlar, özensiz gibi duran aslında en az yarım saat düşünülmüş kıyafetler; her zamanki ben yani. Malum, köpeği olan insan evlatları parka işemeleri, sıçmaları, atlamaları zıplamaları için büyüklü küçüklü hayvanlarını getirirler, zaten zibilyon çoluk çocuk "Abi bi kere seviyim mi" "Abi biraz ben dolaştıriyim mi" modunda olduğu için köpeklerin sahipleri gayet rahat bi şekilde sağa sola mal mal bakarlar.

Ben de o devasa vücüdümle parka doğru meylederken bi baktım yüce rabbimin gayet de gergeniş bir zamanında özene bezene yarattığı bir insan evladı. Aman yarebbim dedim içimden. Çatma kaşlarını kızım dedim. İnsan ol biraz dedim. Erkek gibi yürüme dedim. Keşke bugün saçlarını düzleştirseydin dedim. Keşke kafan tavuk götü gibi olmayaydı dedim. Yüzün on beş bin defa yıkanmış bi renkli t-shirt kadar solgun, allah seni kahretmesin dedim. Tabi bu söylemler böyle saniyenin onbinde biri kadar bi zamanda geçiyor beynimin içinde.

Bi de şöyle bir şey var, çocuğun beni fark etmemek gibi bir lüksü yok. Hem benim geldiğim yöne doğru bakıyor, hem de ayı gibiyim! Burada her zaman dikte ettiğim gibi de bangır bangır radyo fenomen dinliyorum, sanırsın parkta değil podyumda yürüyorum bi de öyle bi moddayım amına koyim. Aramızdaki mesafe benim cat walklarımla giderek azalıyor. Çaktırmadan o haşin, delici bakışlarımdan atıyorum çocuğa(öyle bi bakış yok tabi ki yeryüzünde). Vallahi de çocuk bildiğin şekil:A'daki Henry'ciğimin Türkiş versiyonu.

İçimden düşünüyorum bi de allammm insanın güne böyle güzel başlamasını sağladığın için sana şükürler olsun falan tam böyle elemanın önünden geçicem parktaki piç kurularından birisi topu daaaaaannnnnnn diye kafama atmasın mı! Allah'ım dünya durdu sanki lan. O saniyeler böyle resmen dünyanın en sıkıcı filmini izliyomuşum gibi geçmek bilmedi. Bi de o toptan sakınmak için girdiğim şekil ve şemal, o dehşet dolu surat ifadem resmen insanın götüyle güleceği cinstendi. Topu kafama yedikten ve ben  insan formuna geri döndükten hemen sonra Henry'ciğim, centilmen erkeğim yanıma ışık hızıyla gelip "Bir şeyin var mı?" dedi. Abi ben kafama hiç böyle güzel bi top yememiştim ya. Hani sabah akşam yesem o topu yine de gıkımı çıkarmam ama Henry'nin Türkiş versiyonunu bulmuşum biraz nazlandım, biraz mırın kırın ettim acımış gibi yaptım. O esnada piç kuruları da koştu geldi yanımıza "abla bi şeyin var mı" "abla ben atmadım bu attı" "abla acıyo mu" hay dedim sizin şarap çanaağınıza götlekler. Zaten Henry de o esnada "Gel şöyle banka otur" gibilerinden bana yol gösteriyodu dedim koy götü Leah, kaçırdığın bi ders olsun yani.

Tabi bi de Henry'nin iti var bi elinde, Golden en sevdiğim. Ben köpeği görünce bi yumuşadım zaten acı macı hissetmiyorum, topun beşgenlerinin kafamda izinin çıkmış oluşu sikimde değil. O 10 saniyelik zamanda Henry, Golden köpüşümüz ve içinde benim olduğum şahane bi dünya kurdum. Gerçek hayata dönmem biraz zamanımı aldı. Üzerimdeki eblekliği atmam lazımdı ve olaya direkt köpüşümüzden girerek "sen bana geçmiş olsuna mı geldiiiin" deyip hayvanı okşadım. Allah'ım şükürler olsun ki kalan nöronlarımda yaratıcılık diye bir şey varmış.

Henry bana "İyi misin" diye sordu, kara kaşımı kara gözümü incelemesi için ve şiddetli bi elektrik almak için "ya şurda bi şey var mı" dedim. "Yok yok iyisin" dedi gülümseyerek. Gülümsemeye çalıştım ama içimden bildiğin kahkaha atıyorum. O sırada köpüş de beni sevmiş olcak ki sırnaşmaya başladı ve o tarihi soruyu sordum "Adı ne bunun?" "Roma" Tanrıııımmm köpeğine Roma ismini veren bi erkek?! "Dişi mi?" dedim, evet dedi. ve der demez "bu arada ben" deyip ismini söyledi. Hobareyyyyyy dedim tanışıyoruzzzzzzzzzzz. Abi allahın işine bak lan, o topu koca kafama yemesem bu adamın önünden geçip gidicektim ve belki bi daha görmücektim. Öyle bi şey oldu ki bu adamla tanıştım.

Neyse yazı çok uzadı kalanını bi ara anlatırım. Olaya biraz heyecan katalım. Yey. *\o/*

15.11.10

Sefam olsun oh oh, evleniyorum.

Acaba hangi bomba haberleri duycam eve bu gidişimde diye kendimi yandan yandan hazırlamaya çalıştım yol boyunca. Çünkü her seferinde lanet haberler duydum; annem ölümlerden mi dönmedi, babamın gözleri mi görmedi, Topanyan'ın büyüme ağrıları yüzünden kıçı başı mı tutmadı, bissürü şey işte. Bunlar yüzünden yüreğim ağzıma geldi, saçlarım ağardı anasını satim. Alıştıra alıştıra söylemek yok ki. Evdeki koltuğa koyar koymaz kıçımı dan dun diye girişiyolar bana. Geldim bi soluklandım önce, oturdum koltuğa, karşımda annem babam oturuyor. Annem başlıyor bıdı bıdıya, öğreniyorum işte; sağlık sorunu yok şükürler olsun, dıdısının dıdısının dıdısı ev almış, dıdısının dıdısı danaya girmiş, dıdısının dıdısı ölmüş, dıdısının dıdısı evlenmiş, komşunun kızı evlenmiş, akrabamızın kızı evlenmiş, Aysel Teyze'nin kızı evlenmiş, Hicriye evlenmiş, Müge evlenmiş. Bütün kızlar evlenmiş de bi tek ben evde kalmışım meğersem.

Annem sağolsun tek tek düğün hikayelerini dinledim. Çoğunu önemsemedim, çünkü önemsencek şeyler anlatmazdı. Gönlü olsun diye dinlerdim sadece. Gözlerimi açar şaşkın görünmeye çalışırdım. Hicriye'nin düğününde babasının kulağında davul çalmışlar. Hı hı. Aysel'in kızı düğünde çok çirkin olmuş. Hı hı. Uzaktan akrabamızın kızının düğününe babam gitmedi diye gelinin annesi "Ben de kocamı getirmicem senin kızının düğününe" demiş. Hı hı. Müge internetten tanıştığı bi çocukla bi hafta içinde evlenmiş. Hı hı...

Ne? Ne dedin anne sen? Ne yapmış? Evlenmiş mi? 1 hafta içinde mi? Nasıl yani? Nasıl izin vermişler? Kız defolu muymuş ondan mı vermiş kızı ailesi? Ne aceleleri varmış? Gibi şaşkınlıkla sorduğum sorular sonrasında açıklama geliyor: "Çocukla internetten tanışmışlar, konuşmuşlar, çocuk Kıbrıs'tan gelmiş görüşmüşler, görüşür görüşmez de birbirine aşık olup evlenme kararı almışlar" Hasiktir lan diyorum önce içimden. Vay arkadaş yani. Bu nasıl iş diyorum. Fazla git gel masrafı olmadan işi bağlayıvermişler. Doğru düzgün tanımadan etmeden. Yok böyle bi olay. Kız bakmamış adam kokuyor mu napıyor diye, adam bakmamış kız bi işe yarıyor mu yaramıyor mu diye. Peh. Allah bi yastıkta kocatsın diyelim napalım.

Arka fonda Demet Akalın kimler kimler yuva kuruyor ben niye kuramıyorumu sanki benim için söylüyordu bu haberi aldıktan sonra. Suratımda tarifsiz bir ifade. Etrafımdaki bütün kızlar bir bir evlenirken 22 yaşında olduğum geliyor aklıma. Benim de vaktim geliyor sanki diyorum. Sonra sırıtıyorum muhtemelen, 10-15 saniye hayal kuruyorum. İçimi tarifsiz bir evlilik isteği kaplıyor. Ne alakaysa! Kaplıyor kaplamasına da ben evlilik meraklısı bi hatun değilim ki! Sinir oluyorum. Ağzımdan "Ben de evlencem yea" sözcükleri dökülüyor. Nasıl dökülüyor hiçbir fikrim yok. Lanet olsun ki her zaman esprili konuşan ben, ses tonumu düzgün ayarlayamıyorum, ciddi ciddi dökülüyor bunlar dudaklarımdan. Bilinçaltıma atmak istiyorum boku burda. Bok ye bilinçaltım.

Babam da sanki bunu bekliyormuşçasına; "Mezun olunca hayırlısıysa evlendiririz kızım seni" diyor.
Ben tabi şok önce. Sonra babamdan gazı da alınca; "Gelinliğim mini olcak kesin, bi de bebek yapıcam hemen, oh mis" diyorum.
Meğersem torun hasretiyle yanıp tutuşan bir adam varmış burda; "Biz bakarız bebeğe, sen çalışırken" diyor. Mini gelinlik umrunda değil, istiyor bi torun.
"Ne güzel olur di mi baba, sen onu Beşiktaş'lı yaparsın maçlara bile götürürsün" demiyorum tabi. "Şaka yaptımdı ben ya, fol yok yumurta yok nereye evlendircen sen beni" diyorum. Kızıyorum bi de üstüne. Çok görüyorum mürüvetimi babama. Ama bi yandan da çok hoşuma gidiyor. Erkek fatma kızını bi anne olarak görmek istiyormuş benim babam. Birazcık bastırsam belki de gerçekten düğünümde mini gelinlik giyebilirim hatta :P

11.6.10

Böyle kız mı istenir lan!

Şu an kafam acayip bozuk, aslında eve gelir gelmez bütün acı gerçekler bir bir suratıma çarpılınca bozuktu ama bakmayın siz öyle dediğime şimdi de bozuk. Evi okumak dolayısıyla terk-i diyar eyleyince her bi şeyler hasır altı ediliyor malum. Gereksiz ne varsa telefonda söylenirken, gerekli şeyler gizleniyor.

Biz Aydın'ın küçük bi ilçesinde yaşıyoruz malum. Annem de gezentinin önde gideni olunca eve gelenin gidenin haddi hesabı olmaz. Tanıyanların geldiği gibi, tanımayanlar da konuşlanır o güruhun içine. Yine bi grup menapozlu yüzsüz karı (bu hakaretlerime hak verceksiniz) eve gelmiş bizim. Salonda koskocaman bi fotografım var benim. Bi türlü kaldırtamadım zaten onu ordan. Eve her gelen önce benim memenetsiz lise mezuniyet fotografımı görüyor. Her neyse. Kadınlardan birinin bizim eve sızış amacı belli. Oğluna beni istiyormuş haspam! Hem de babam yaşındaki oğluna! Bi de öyle yüzsüz ki bu kadın, oğlunun sevdiği olmasına rağmen kadın beni istiyor, ayırcakmış oğlunu da ünv mezunu kız istiyormuş, o onun dengi değilmiş falan.

2 kere gelmiş bu bizim eve. İlkinde kötü emellerini söyleme fırsatı bulamamış. İkincisinde bütün pisliğini akıtmış kevaşe. Benim annem de malumunuz dünyalar safı bi kadındır. Eminim bunu idrak etmesi epey geç olmuştur. En azından geç olmuş da güç olmamış. "Benim kızımın sevgilisi var, yaşı da denk okulu da denk. Uzun zamandır da beraberler. Sen oğlunun sevgilisi varken ne diye böyle iş çeviriyosun" diye kibar kibar çemkirmeye girişmiş. Kadın ne dese beğenirsiniz "Benim oğlum 36 yaşında avukat, ben ona kültürlü kız arıyorum" Ananın amı artık! Benim yaşım 22, nerdeyse babam yaşında oğlun var evde kalmışından. Ne cürretle tanımadığın birinden beni istersin ya?! Bu nasıl bi cahillik. En sevmediğim tarafı da bu zaten Ege'nin insanlarının. Allah var çok saftır insanları her an yardımına koşarlar ama cahilliklerini de her fırsatta belli ederler, iş bilmezler. Keşke tanınmayaydık bu göt kadar ilçede ya, valla billa ne saçma olaylar oluyo.

Adamı aşağıladığımdan falan değil asla. Gitmiş avukat olmuş, evde kalmış vs beni hiç ilgilendirmiyo. Ben nerdeyse burdan elimi ayağımı çeknişim tamamen, İstanbulda bi başıma yaşıyorum, kadındaki cürrete bak ya tanımadığı birinin evinden kız istemeye kalkıyo bu şekilde. Ne sormak var kızınızın görüştüğü var mı diye ne de bi şey. Böyle de üsturupsuz, böyle de çirkin bi olay yani. Cahillik diz boyu.

Bi keresinde de babamdan annemi isticek bi gerizekalılıkta bulunmuş birileri. Annemle babamın arasında 4 yaş fark var. Annem dibine kadar minyon bi tip. Benden bile küçük duruyo. Babamsa o sıralar bıyık bırakmış en kırosundan. Net 5 yaş attırmış babama bıyık. Bi de annem hemşire olduğu için bütün mahalle iğne vurdurmaya gelir kendisine. Yine iğne vurdurma bahanesiyle gelmiş bi kadın "Kızım seni oğluma alayım mı" demiş. Bunu duyan babam ki dünya kibarı bi adamdır, asla terbiyesini bozmaz kadını yaka paça dışarı atmış. Benim karım o haddini bil diye. O gün bugündür zaten annemin iğne vurmasına izin vermez.

İşte böyle saçma salak olaylar boldur bizim memleketimizde. Ota boka kız istemeye gelirler. Hiç de umurlarında olmaz kocası varmış sevidği varmış. Zaten karar verdim o mezuniyet fotografımı kaldırıp bikinili fotografımı koycam en büyük boyundan. O zaman böyle bi yüzsüzlük yapmazlar belki. Beni iyi ailenin kötü kızı olarak adlandırırlar. Annemle fellik fellik efil efil gezmelere gitsem neyse. Boyumu bosumu da bilirler dicem ama yok, kulaktan dolma dillere destan bi güzellik edindim heralde öğle vakti saat 2 sularında poğaça, kurabiye, çay eşliğinde istenmişim. Teesüf ettim. Çok hem de.

Bu olayı Yumuş Efendiyle bi paylaşayım bari, gerçi şimdi kavgalıyız ama, kısmet artık. Belki değerimi bilir bu sayede. Çok kızgınım ona da. Uyuz keçi nolcak. Huh!

Bu arada dün Topanyana "Bugün çok yorgunum senle yarın uğraşcam ona göre" dedim. Sövdü bana hıyarağası. :D